
Posted by Evrim Alataş -AKR on 15/11/2009, 15:49:06, in reply to "Efendim şarklıyım ben, sürgünüm"
zazaca konuşuyor olabilirdi, bilmiyorum. babamın ismini sordu, söylemedim. kalkıp okşadı beni. derhal ayrı bir odaya yatırdı. İyi de bakıldım. çok sancı çekiyordum, belki ondandı.elazığ'a yollandık... galiba bir ay kadar kaldık. yaralarım düzelmişti.
ardından toparlandık. yük trenlerine doldurdular, kara vagon. kadın çocuk,
bebek. dağıla dağıla gittik kütahya tavşanlı'ya. oradan manda arabalarıyla bir yerlere götürdüler. kütahya'da bir handa kaldık. yanımızda elif diye çok güzel bir kadın vardı demenanlı. kadıncağız bizi geçindiremiyor,
dilendiriyordu. ar sahibiyiz, zorlanıyoruz. dilenmeyince bilhassa abimi çok döverdi. sonradan kadın bizi sıhhiye tabipliğine bırakıp gitti. hükümet tabibi, abimi bir eczacının yanına verdi, onun çocuğu yokmuş. beni de bir
kumandan mı yarbay mı ne o aldı. orada kaldım ama evin oğlu sadist. durmadan beni dövüyor. o kadar çok dövüyordu ki altıma yapıyordum artık. tekrardan beni hükümet tabipliğine attılar. birkaç ay kaldım orada. bu arada artık
türkçe'yi de tam öğrenmiş durumdayım. herkes hayret ederdi. hükümet tabipliğinde sıhhiye doktorlardan biri, fahri bey, o beni yanına aldı. dört çocuğu vardı. karadenizli bir aileydi. çok iyi insanlardı. aradan zaman
geçti, tutturdum "beni okula yollayın" diye. okulu hazmedemiyorlardı. gülüp diyorlardı "okula gidip kürtlerin kraliçesi mi olacaksın" diye. ağlıyordum, "yaşın ufak" diyorlardı. ama yok, dişlerim dökülüyordu. dişi dökülen okula
gidiyordu. yollamadılar. abim geldi, ona söyledim okula gitmek istediğimi, beni başka bir eve vermesini. bir mektep müdiresi ile konuşmuşlar. onlar da bir çocuk arıyorlarmış, kabul etmişler. abim beni alıp, müdire hanıma teslim etti. onlar da İstanbul moda'ya getirdiler. ablasının yanına. o da moda
enstitü müdiresi. o sene geçti. nüfus kağıdım yok. kış gelince okula gitmek istiyorum diye yine tutturdum. "yaşın tutmuyor" dediler yine ama ısrar ettikçe beni terslediler. devamlı iş yaptırıyorlardı bana. halı silkeletiyorlar, halı elimden düşüyor. küçüğüm. giderken tavan arasında bırakıp, her yeri kilitliyorlar. sıkışıyorum, ne yapayım, gidip bir kenara
yapıyorum. meğerse ahşaplardan sızıp alt kata iniyormuş çişim. ondan sonra dayak yiyorum. bu böyle sürdü ve en son kız kardeşini çağırıp, beni geri verdi. gerisin geri kütahya'ya...
bu sefer karadenizli ailenin kardeşinde kaldım. fakat onları sevmedim, çok kötü günler geçirdim orada, bahsini açmak istemiyorum. yine karadenizli tabibin evine gittim. okuma hastalığım sürüyor. 11-12 olmuştum. muhacir
komşularımız vardı, "bir aile var, seni okutacaklar" dediler. aldılar beni
Rumelihanı'nda bir avukat ailenin yanına verdiler. onu da hiç hatırlamak
istemiyorum. karısı berbat bir insandı. yine okuyamadım. bir iş bulmak istedim. İş araştırırken bir aile çıktı karşıma. İffet hanım, kocası şarklı.
İyi insanlar. onların yanında kalmaya başladım. beni atatürk'ün karısının terziliğini de yapmış olan belkıs ablanın yanına verdiler. İş öğrenip, para kazanmaya başladım. 14 yaşıma gelmiştim beni istemeye başladılar. aile beni
evlendirmek istiyor ama ben istemiyorum. o arada nüfus kağıdımı almıştım.
nüfusuma göre de nikah olmuyor. yaşımı büyütmek için mahkemeye başvurdu ve bir imamın şahitliğiyle büyütüp, evlendirdiler.
İçerenköy'e gelin gittim. oğlan katlanılır gibi değil. manasız konuşan, beni döven biri. bir zaman geldi ve artık bu eziyete dayanamayacağımı anladım. bir de kızım oldu tabi. kaçtım evden. geldim İstanbul'a. "aşçıyım" deyip iş
buldum. bir evde, yemek kitaplarına gizli gizli bakarak aşçılığa başladım.
konaklarda bakıcılık yaptım. derken, ikinci çocuğumun babası çıktı karşıma. benden epeyce büyüktü. sarayda büyümüş bir İstanbul ailesinin oğluydu. onunla evlenmeden önce bir anlaşma yaptım. dedim ki "ben şarklıyım, bize
kürt diyorlar, ben ne olduğunu da bilmiyorum ama bir gün bana laf söylerseniz, evinizde bir gün yaşamam." kabul etti ve hiçbir zaman en ufak
bir saygısızlık görmedim. kızımı hemen aldım yanıma. birkaç sene sonra da oğlumuz oldu.
sene 1968. sürekli alışveriş yaptığım bir kasabımız vardı. her gün aynı saatte giderdim. bir gün dedi ki "hanımefendi, size bir şey soracağım. sizde şark kızıymışsınız gibi bir hava var. dedim "doğru, şarklıyım. aslım
tunceli, sürgünüz", meseleyi anlattım. adam şaşırdı ve "burada çok var tuncelili" dedi. şaşırdım, "ne olur, birini benimle tanıştır" dedim. kimlerden olduğumu sordu, çocuk aklıyla hatırladığım için, "şeyh rıza'nın
torunuyum" dedim. adam kahveye gidip, "tuncelililer, gelin size bir müjdem
var. seyit rıza'nın torununu buldum" demiş. millet de "yok, onun torunu değildir, olsa olsa kamer ağamızın torunudur" demişler. ertesi gün yine kasaba gittim. baktım bir delikanlı ayaklarıma kapanıp öptü. "estağfurullah"
dedim. "abla şükürler olsun sen sağsın" dedi. genci eve getirdim. "senin baban sağdır" dedi. hemen mektup yazdı köye. söylemiş babama, "kızınızı bulduk" diye. babam da cevaben demiş, "adı hatice, annesinin adı beser'se ve
alnında bir yara izi varsa o benim kızımdır" demiş. cevabı verdik, "evet tarifiniz doğru" diye. abim çıkıp geldi. abim benden evvel onları bulmuş. zaten onbir yaşlarında abimle bağımız kopmuş, birbirimizi kaybetmiştik. hemen gitmek istedim ama bu arada millet öyle laflar söylüyorlar ki ayaklarım yerden kesiliyor. "tuncelliler çok ahlaksızdır. mum söndü yapıyorlar, anne bacı tanımıyorlar" diye. ben çıldırıyorum, kabullenemiyorum. bilmiyorum da tabi meseleleri. kafam karışıyor.
suskunlaştım, içime kapandım. menderes kabinesinde meşhur bir hekim vardı,
ondan randevu alıp, beni doktora götürdüler. hekim derhal muhit değiştirmemi önerdi. bir işe girdim. birkaç ay çalıştım. ayrıldım. ama yok, düzelmiyorum. bir gün eşimi karşıma alıp, bütün bunalmalarımın nedenini anlattım. bana
şaşırıp, "sen aydın bir insandın, nasıl böyle şeylere kulak astın" diye kızdı ve hemen yataklı trenden tunceli'ye bilet aldı.
çocuklarımla indim elazığ'a. herkes inanılmaz mutlu. kendimi müzelik bir şeymiş gibi hissettim. millet bana şaka yapıyor, "bak, sen bir aşiret kızısın, bu kadar millet geldi ama baban gelmedi" diye. dört yaşındayken
gördüğüm babamı hemen milletin içinden ayırıp, "gelmiş işte" dedim. babam
gülüp sarıldı, "benim kemikten olup da beni tanımaz mı" diye. köye gittik. bütün köy toplanmış. gece babam sürekli kalkıp soruyor, "kızım, bacım, sen rahat uyuyorsun?"
babam evlenmişti, başka çocukları olmuştu. onlarla tanıştım. annemin kesin ölüp ölmediğini sordum. "elbiselerinden tanıdım" dedi babam. annemin kucağındaki bebeği hiç sormadım, üzülmesini istemedim. dedem, seyit rıza ile yargılandıktan sonra mahkum olmuştu, yirmi sene sonra cezaevinde öldü. babam, dağdan inip de cesetlerle karşılaştıklarını anlattı. amcamın çocukları ve karısının parçalanmış cesetlerini toplayıp gömmüş. anlatırken hiç gözünü kırpmadı, elleriyle gözyaşını silmedi. gözünün yaşı bir su kanalı gibi akıyordu.
Kaynak: http://www.dersim.biz/
51
Responses: